Roketli, füzeli savaşların yanı sıra, ekonomik alanda da savaşıyor ülkeler. Ekonomik savaşların, son 10 yıldır, cümle içinde en çok kullanılanı, ‘kur savaşları’.
2008’de başlayan küresel krizin bütün Dünya’ya bulaştırdığı ekonomik durgunluktan sıyrılmak için, bütün yük, merkez bankalarının sırtına bindirildi. Merkez bankaları da, yetki alanlarındaki tek unsur olan para politikasını, tüm araçlarını oyuna dahil etmek suretiyle, etkin bir şekilde uygulamaya çalıştılar, hala da devam ediyorlar.
Temel amaç, her ülkede aynıydı: parayı bollaştırıp maliyetini sıfırla; böylece, tüketimi destekleyerek yeniden büyümeye geç. Oysa, krize girmiş (yani ekonomik büyümesi durmuş, hatta küçülen) ekonomilerde, iç tüketimi yeniden hızlandırmak, biz hane halkının kriz algısına bağlıdır büyük ölçüde, ki bunu değiştirmek de çok zordur. Zira, en gelişmiş, en müreffeh ülkelerin bile 20.yüzyıldan devraldıkları hafızalarında ya da genlerinde bir ekonomik kriz ‘travma’sı vardır ve biz hane halkı kolay unutmayız.
O zaman ne yapmak gerekir?
Dış ticarete yönelmek… İhracata hız vermek, üretimi arttırır, ekonomik durgunluğun yarattığı işsizlik, ücret düşüşleri vb. olumsuzlukları iyileştirir, zamanla içerideki kriz algısı azalır; böylece iç tüketim de canlanır ve ülke, iki koldan (hem iç hem dış taleple) tekrar büyümeye geçer.. Eğer ekonomik daralma sadece tek bir ülkeye özgü ise, bu, çok güzel bir yöntemdir, tıpkı Türkiye’nin 2001 krizinde olduğu gibi. Paranızın değerini düşürürsünüz, mallarınız diğer ülkeler için ucuz hale gelir, ihracata gaz verirsiniz, (ithalatınız da düşer elbette) ve yolunuza devam edersiniz. Türkiye’nin 2001 krizinde, döviz kuru 8 ayda 2,5 kat artmıştı ve biz o kriz yılında ‘cari fazla’ vermiştik, son kez…
Peki, ya kriz, tek bir ülkeye özgü değil de, tüm Dünya’ya yayılmış ise, 2008 sonrasında olduğu gibi? İşte o zaman ‘savaşlar’ başlar. Tüm Dünya’da tüketimin yavaşlaması, Dünya ticaret hacmini ciddi miktarda daraltır ve böyle bir ortamda, ihracata yüklenerek durgunluktan kurtulmaya çalışmak, bazen akıntıya kürek çekmek gibidir. Bu koşullar altında, ülkeler, kendi para birimlerini, rakiplerininkinden daha değersiz hale getirerek, iyice küçülmüş olan Dünya ticaretinden aldıkları payı bir nebze arttırmaya çalışırlar. İşte bu çabalar, ‘kur savaşları’dır.
Elbette ki, yine devreye merkez bankaları girer. Çünkü para biriminin değerini düşürmek için faizleri düşürmeye ve parayı bollaştırmaya ihtiyaç vardır ve bunu merkez bankaları yapar. Yani aslında, özellikle gelişmiş ülke merkez bankalarının yıllarca uyguladığı genişleyici para politikaları, aynı zamanda para birimlerini değersizleştirmeyi hedeflemiştir. (Malum, faiziniz ne kadar düşükse, paranız ne kadar bolsa, paranızın değeri de o kadar düşük olur.)
2013 yılının ilk 4-5 ayı, Türkiye için, tam da böyle bir dönemdi. Hem Dünya’da FED’in yarattığı para bolluğu vardı, hem de bizde işler iyi gidiyordu. O kadar ‘iyi’ ki, 20 yıl aradan sonra yatırım yapılabilir ülke notumuzu yeniden almaya ramak kalmıştı. (Aldık da zaten, ama çok kısa süren bir mutluluktu.) O yüzden de, Dünya’daki para bolluğundan nasibimizi ziyadesiyle alıyorduk. Sadece Nisan 2013’te, tek bir ayda, ülkemize 9 milyar USD sıcak para (portföy yatırımı) girmişti. Haliyle, Türk Lirası değerleniyordu ve dış ticarette, tabiri caizse, ‘gol’ yememek için, TCMB sürekli faizleri düşürüyordu. Öyle ki, 16 Mayıs 2013 tarihli faiz toplantısında, TCMB politika faizini, tarihi düşük seviyeye, %4,5’e kadar düşürmüştü; oysa enflasyon %6,5 seviyelerindeydi o dönemde. Yani, bizim gibi dış finansmana göbekten bağlı bir ülke, %2’ye yakın ‘negatif reel faiz’ ödüyordu; sırf paramız daha fazla değerlenmesin de, ihracatımız zayıflamasın, ithalatımız da başını alıp gitmesin diye…
Kur savaşı deyince, Japonya’yı anmadan olmaz. 2012 sonunda göreve gelen ve hala da başbakan olan Sinzo Abe ve onun göreve getirdiği Japonya Merkez Bankası Başkanı Kuroda ikilisinin uyguladığı genişlemeci maliye ve para politikalarının bir amacı da, o dönemde aşırı değerlenmiş olan Japon Yeni’nin değerini düşürmekti. Başarılı da oldular bir ölçüde; dış ticarette karşılığını gördüler.
Son olarak, bir de konumuz çerçevesinde, Avrupa’ya bakalım. Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB), azaltarak da olsa, parasal genişlemeye hala devam etmesinin (ayda 30 milyar EUR), hala faizleri sıfırda tutmasının (hatta borç alma faizi eksi %0,40) sebebi, bana göre, euro’nun dolar karşısında bir türlü düşmeyen değeri. AMB 8 Mart’taki toplantısında, hiç beklenmiyor ama mesela diyelim, parasal genişlemeye son verse, EUR/USD paritesi herhalde 1,30’u geçer, ki Avrupa’nın hiç işine gelmeyen bir durum olur dış ticaret açısından, ve ABD de pek mutlu olur, her ne kadar Başkan ‘güçlü dolar istiyorum’ dese de…