Başlıkta söylediğim şey, teorik olarak, tehlikeli, hatta biraz da zararlı bir söylem. Amerika’nın, Avrupa’nın, yıllardır tüketimi artırmak için, bilhassa merkez bankaları düzeyinde, ne kadar uğraştığını biliyoruz. Çünkü ‘büyüyememe’ sorunları var.
Ama bizde durum farklı şimdi. Bizdeki duruma girmeden önce, kısa bir ön bilgi vereyim.
Ekonomik büyüme demek, üretim artışı demek. Üretim artışını tetikleyen de üç unsur var:
1.Tüketim (hem biz hane halkının harcamaları, hem de devletin tüketim harcamaları)
2.Yatırım (hem özel sektörün, hem de devletin yatırım harcamaları)
3.İhracat
Türkiye, en kolay, hane halkı tüketim harcamalarıyla büyür. İhracatın da güzel arttığı pek çok yıl olmuştur; ancak, genellikle, ithalat daha da hızlı arttığı için, ihracatın büyümeye katkısı, ithalat tarafından silip süpürülmüştür o yıllarda.
Yatırım harcamaları ise, ne yazık ki, son yıllarda kamunun yatırım harcamaları ağırlıklı büyümekte, özel sektör yatırımları çok ağır ilerlemektedir. Belki 2017 yılında, özel sektör yatırımları da biraz artmış olabilir. ‘Belki’ diyorum, zira TÜİK’in 2016 yılında uygulamaya aldığı, GSYH hesaplama değişikliğinden bu yana, yatırım harcamalarında kamu ve özel ayırımını göremiyoruz maalesef.
Şimdi gelelim bugünkü durumumuza ve benim neden ‘az harcasak’ dediğime…
2016 yılında yaşadığımız elim olaylar nedeniyle, durma noktasına gelen Türkiye ekonomisinin, hükümetin devreye aldığı teşvik ve destek paketleriyle, girdiği durgunluktan çıkması, jet hızıyla gerçekleşti. 2017 yılı, büyüme anlamında ‘kötü’ bir yıl olarak beklenirken, bu sayede, %7,4 ile çok yüksek bir büyüme oranını yakalamış olduk.
2018 yılı başlarken, teşviklerin azalarak devam etmesi, bazılarının sona ermesi nedeniyle, büyümenin bir miktar düşerek, daha ‘makul’ seviyelere gelmesi bekleniyordu, ki erken seçim kararı alındı. Seçimin 2 ay gibi oldukça yakın bir tarihte yapılacak olması, ilk başta, piyasaları memun etti; seçim ekonomisi uygulanacak vakit yok diye. Oysa, seçim kararını takip eden günlerde, yeni ve abartılı teşvikler birbiri ardına açıklanmaya başlandı.
Bu yapılanların, iki temel olumsuz etkisi var ekonomimize. İlki, yıllardır, ekonomide neredeyse tek iyi yaptığımız şey olan, yurt dışından da her zaman takdir gören, disiplinli bütçe yönetimimizin bozuluyor olması. İkincisi ise, belki şu dönemde daha da kritik, ekonomimizin ‘aşırı ısınma’ tehlikesi ile karşı karşıya kalması.
‘Aşırı ısınma’ ile ne kastediyoruz? Ne zararı var bize? Aşırı ısınma ile kastedilen, ekonominin, potansiyelinin üzerinde büyümesi. ‘E ne güzel işte, büyüme iyi bir şey değil mi, bunun nesi tehlikeli’ derseniz, o iş öyle olmuyor işte. Biz, yüksek enflasyon ve yüksek cari açık (döviz açığı) ile mücadele eden bir ülkeyiz. Yüksek enflasyon ortamında, ülke hızlı büyürse, yani tüketim hızlı artarsa, yüksek talep nedeniyle fiyatlar artar, yani enflasyon daha da yükselir. Üstelik de, üretimde ithal ham madde bağımlısı olduğumuz için, tüketim yoluyla büyüme hızlı arttığında, yani üretim arttığında, ham madde ithalatımız da artar. Dolayısıyla, zaten yüksek olan cari açığımız daha da açılır.
İşte şu günlerde yaşadığımız hikaye böyle vuku buluyor. Üstelik de, tüm bunlar, Dünya’da petrol fiyatlarının son 4 yılın en yüksek seviyelerine ulaştığı, doların hızla güçlendiği, ABD’de faizlerin yükseldiği, bunların neticesinde, doların, gelişmekte olan ülkeleri terk edip, ana vatanına geri döndüğü bir dönemde yaşanıyor. Yani, bizim içeride yaptıklarımızın, ekonomimize olumsuz etkileri, tabir caizse, katmerleniyor.
Yapılması gereken ne? Biz vatandaş tabiriyle, ‘kemerleri sıkmak’; daha ekonomik bir dille, hem hükümetin uyguladığı maliye politikasının, para harcamaya değil, tasarruf yapmaya yönelmesi/yöneltmesi, hem de TCMB’nin uyguladığı para politikasının daha sıkı uygulanması, yani faizlerin yükselmesi ve likiditenin daha da kısılması.
Yapılabilir mi? Seçim öncesi çok zor, hatta imkansız olduğunu biliyoruz.
Biz hane halkı, alınan kararlara ‘rasyonel’ tepkiler vermesi beklenen ekonomik unsurlarız. Veriyoruz da… Tam da hükümetimizin istediği gibi, tüketiyoruz. Sohbet ederken, ‘kriz var, batıyoruz’ diyoruz. Ekonomik kriz demek, büyümenin durması, ekonominin durgunluğa girmesi demek. Oysa, ne rakamlar bunu teyit ediyor, ne de etrafıma baktığımda gördüğüm manzara. Gayet güzel ‘tüketiyoruz’ maşallah.
Alınan kararların pek de ‘rasyonel’ olmadığı şu günlerde, ben de bir vatandaş olarak böyle bir hayal kurdum. Hükümet, bizi tüketmek için teşvik ederken, biz kendi kendimize ayağımızı yorganımıza göre uzatsak, tüketimimizi bir miktar kısıp, tasarruf yapsak… Yoksa, bu gidişle, şimdilik sohbetlerimize meze olan ‘kriz’i, yakında iliklerimizde hissedebiliriz.