Cuma günü Temmuz ayı enflasyon rakamları açıklandı. Aylık TÜFE %0,55 arttı. Böylece yıllık enflasyon da %15,85’e yükseldi.
Enflasyon verisinin, başta Papaz Brunson nedeniyle gerilen ABD ilişkileri olmak üzere, yoğun gündemin gölgesinde kaldığını söyledi bazı uzmanlar. Aslında, piyasaları coşturacak (!) bir veriydi sanki.
Evet, Temmuz’da %16’yı aşması beklenen yıllık enflasyon, %16’nın biraz altında kaldı ve biz buna sevindik; çünkü son aylarda, açıklanan enflasyon, ekonomistlerin tahminlerinden yüksek çıkıyordu hep. Bu seferki, beklenti altında gelen enflasyonun temel nedeni, manşet enflasyonu düşürmeye yetmemiş olsa da, gıda fiyatlarındaki düşüş. Özellikle sebze-meyve fiyatlarında, bir önceki aya göre, %3,12 oranında düşüş var; gıdanın toplamı da %0,44 oranında düşmüş. Bu düşüşler çok normal, hatta az. Hayır, yaz mevsiminden kaynaklı değil; gıdada o mevsimsellik etkisini görmeyeli epey zaman oluyor. Esas neden, sebze-meyve fiyatlarının bir önceki ay, aylık bazda %17,51 artması; dikkat, yıllık değil aylık artış bu. Toplam gıda da Haziran’da %6,33 artmıştı ve aylık %2,61 gelen ve hepimizi şok eden TÜFE artışında da etkisi büyüktü. Söylemek istediğim şu: bir ay bu kadar yükselen sebze-meyve fiyatlarının, sonraki ay bir miktar gerilemesi normal ve hatta bu düşüş oranı çok yetersiz.
Bu durumun geçiciliğini, çekirdek enflasyon verilerinden de görebiliyoruz. Geçen ay %14’lerde olan yıllık çekirdek enflasyon, bu ay %15’lerin üstüne attı. Ayrıca, ÜFE’yi (üretici fiyat endeksi) de atlamamak gerek: aylık %1,77 gelen ÜFE artışı, yıllık bazda %25’e ulaştı. ÜFE artışının, TÜFE’deki artışın bu denli üzerinde olması, takip eden aylarda tüketici fiyatlarının daha da yükseleceği beklentisini yaratır normal koşullarda.
ÜFE ile TÜFE arasındaki makasın oransal olarak bu kadar açıldığı bir başka dönemi, 2011 yılından hatırlıyoruz. 2011 sonbaharında, tüketici fiyatları enflasyonu %6-%7’ler civarındayken, üretici fiyatları enflasyonu %13’ü aşmıştı. ÜFE’deki bu artış, birkaç ay sonra tüketici fiyatlarına da yansımış ve TÜFE artışı 2011’in sonunda çift haneye ulaşmıştı bile.
Şimdi yine biraz ‘kıssadan hisse’ yapalım. 2011 nasıl bir yıldı da, yine şimdilerde olduğu gibi ÜFE artışı TÜFE’dekini bu kadar aşmıştı? 2011’de büyüme %11,1 gibi coşkulu bir seviyede gerçekleşmişti. Haliyle, cari açık da, bağlantılı olarak, 74,4 milyar USD olmuştu (cari açığın GSYH’ye oranı da %8,9 idi).
Bu kadar yüksek cari açıkla, USD/TL kuru 2011 yılına 1,54’ten başlayıp, yılı 1,91 ile bitirmişti; yani %24’lük bir artış, üstelik de, Dünya’da paranın bol olduğu bir dönemde. Yükselen kur, maliyetleri artırmış ve yükselen üretici enflasyonuyla bize geri dönmüştü. O dönemde, iç talep çok güçlü olduğu için, maliyet artışı, tüketici fiyatlarına da hızla ve kolayca yansıtılmış, birkaç ay içinde TÜFE’deki artış da hızlanmıştı. (2011’de hane halkı tüketim harcamaları, yani iç tüketim, %12,3 artmıştı; zaten güçlü büyümeyi yaratan da buydu.)
2012 yılında, biraz da kredi derecelendirme kuruluşlarının ‘notunuzu artırabilmemiz için, cari açığınızı düşürmeniz lazım’ anlamına gelen söylemleriyle, cari açığı düşürmek için büyümede önemli ölçüde frene basıldı. Yapılan şey basitti aslında: tüketim harcamalarını azaltıcı tedbirler. Sonuç: 2012’de büyüme %4,8’e geriledi; cari açık da 48 milyar USD’ye (cari açık/GSYH de %5,5). Yani, bugünlerin yine revaçta olan tabiriyle, bir ‘yumuşak iniş’ gerçekleştirdik. Not artışlarımız da geldi ardından. (2012’nin yumuşak iniş hikayesini okumak isterseniz tıklayın.)
Enflasyon mu? 2011 sonunda %10,45 iken, 2012 sonunda %6,16’ya geriledi: yıl sonları itibariyle baktığımızda, %5 olan kronik hedefimize en çok yaklaştığımız yıl…
Bu arada, hükümet büyümede frene basarken o dönemde, TCMB de para politikasını sıkılaştırdı kendi çapında. Para politikasında yeniden gevşeme, 2012’nin Eylül ayında başladı ki, Fed’in üçüncü ve en büyük parasal genişlemeye başladığı aydır; yani Dünya’da gani gani doların, gidecek ülke aramaya başladığı zamanlar…
Bu sefer o kadar şanslı değiliz. Dünya’da para kıt. Bizim siyasi sorunlarımız var, ekonomiyi de yakından ve şiddetle etkileyen. %25’e ulaşan ve kurdaki artışa baktığımızda, yukarı yönlü daha epey yolu var gibi görünen ÜFE artışı, yüksek faiz ve yüksek kur ortamında, düşmesi kaçınılmaz olan iç taleple, tüketici fiyatlarına aynı oranda yansıtılamayacak. Şirketler daha da zora düşecek; haliyle bankalar da zorlanacak.
Tüm bu çerçeve içinde, Cuma günü Cumhurbaşkanımız ilk 100 günlük eylem planı kapsamında, 400 tane projeyi açıkladı. Sunuma, bütçe disipliniyle ilgili hassasiyetin en önemli unsur olduğu vurgulanarak başlandı, ki umut vericiydi. Ancak, bu kadar çok proje benim gözümü korkutmadı desem yalan olur. Projelerin mevcut bütçe imkanlarıyla yürütüleceği belirtildi. Ama kamuda nasıl bir tasarruf yolu izleneceğine dair detayları henüz bilmiyoruz. Muhtemelen yeni orta vadeli programda göreceğiz. Cumhurbaşkanı OVP’nin Ağustos sonunda açıklanacağını söyledi. Aynı gün sabah, Berat Albayrak Eylül’ün ilk yarısı demişti; ama üç beş günün önemi yok. Yeter ki, doğru adımları görelim bu programda.
Son söz olarak, BDDK’nın Perşembe günü açıkladığı, tüketici kredilerinde vade ve kredi kartlarında taksit sınırlamaları getiren uygulama, yerinde ve memnun edici bir adım. Üstelik, niyet göstergesi olarak da umut verici. Ancak, atılması gereken pek çok adımdan sadece biri.
Serinia hanim merhaba,
Yazınızı yeni okuma fırsatı yakaladım, ( kur, yazinizi kaleme doktugunuz de 5,29 imiş ) başkanlık seçiminden önce eğitiminize katılmıştım ve ekonomik anlamda ( uretmeyen, tuketime dayalı savurgan bir yönetim modeli ne sahip olmamızdan dolayı )çok zor günlerin bizi beklediğini söylemiştim. Sizce suanki durumda nasıl bir ekonomik model oluşturulur ise bir nebzede olsa piyasalar rahatlatabilir ?
İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için, temel olarak, büyümenin yavaşlatılması (ki bu zaten kendiliğinden de oluyor mevcut faiz ve kur seviyelerinde), büyük yatırım projelerinin ertelenmesi, tüketimi azaltıcı tedbirlerin alınması ve bunların sonucunda, enflasyon ve cari açığın makul seviyelere inmesi, ekonomimize nefes aldıracaktır.
Orta ve uzun vadede ise, üretim modelimiz, ithal ham madde bağımlılığından kurtarılmalı, yüksek teknoloji, katma değeri yüksek ürün üretimi desteklenmelidir. (Üretmeyen bir ekonomi değiliz kesinlikle, ama üretim modelimiz yanlış ve bahsettiğim yönde değişmeli.) İhracat ağırlıklı bir büyüme modeli oluşturulmalıdır. Yüksek teknoloji ve marka değeri yüksek ürünlerin, ihracat içindeki payı artırılmalıdır.
Ancak, bunların hepsinden önce, içinde bulunduğumuz günlerde, piyasalardaki havayı olumluya değiştirecek acil tedbirlerin, başta TCMB olmak üzere, BDDK, SPK vs.kurumlarca devreye alınması lazım; bir kısmı başladı zaten. Siyasi gerginliklerin olumluya dönmesi, ön şart ayrıca.